GÖZ, DOSTU GÖRÜRSE GÖZ…

GÖZ, DOSTU GÖRÜRSE GÖZ…

GÖZ, DOSTU GÖRÜRSE GÖZ…

Göz küçücük bir et parçası… Birkaç damla yağ… Cenâb-ı Hak ona öyle bir husûsiyet vermiş ki; âlemi görüyor, tanıyor, fark ediyor. Allah; insanoğluna göz vermemiş olsaydı, görmek denilen şeyi tasavvur dahî edemezdik.

Her ne kadar ilâhî azamet tecellîlerini ve nakışlarını idrâk edebilmemiz için Hakk’ın bu cihana ikram ettiği yüce kanunlarını çöze çöze; görme hâdisesine tıbbî, ilmî îzahlar getirsek de, o mûcize kudreti tam olarak ifadeden âciziz.

Görmek fiilini dahî îzah edemeyen, onun künhüne varamayan insanın, acziyetinden dolayı göremediği manevi hakikatler hakkında; “Mademki ben görmüyorum, o hâlde yok!” demesi ne kadar ahmakçadır.

Yegâne varlık sandığın şeyleri de Allah gösterdiği için görebiliyorsun. O hâlde idrâk et ki, göstermediği şeyleri de göremiyorsun.

Dînin özü kalp ile tasdike, yani inanmaya dayanır. Zâhir kafa gözüyle görünen şeylere inanmaktan söz edilmez bile. Çünkü zaten gözler önündedir. Îmân imtihanı; gözle görülmeyen, gayba ait hakikatler çerçevesinde yaşanır.

Îmân edip takvâ ile yaşayanların ise basîret gözü açılır. Böylece zâhir gözüyle zâhiri gördüğü gibi, mânâ gözüyle de mânevî âlemleri görür veya görürcesine idrâk eder. Bu gözün açılabilmesi, nûra kavuşması için; îman, ihlâs, muhabbet ve takvâ ile rûhânî istîdatları inkişâf ettirme ve nefsânî hoyratlıkları giderme gayreti zarûrîdir. Bundan mahrum gönüller, basîret gözünden de mahrumdur

 

chef-karatas@hotmail.com
Kullanıcı Sözleşmesi